Christopher Nolan'ın son filmi ''Inception'' bilim-kurgu türünde bir hırsızlık filmi. Şimdiye kadar film gişe açısından başarılı olmakla birlikte sinema camiasından da çok olumlu tepkiler aldı. Hatta neredeyse klasik olmaya aday bir bilimkurgu filmi mertebesine ulaştıranlar bile var. Filme geçmeden önce Christopher Nolan'a kısaca değinmekte fayda var. 1970 Londra doğumlu olan Nolan başarılı olmuş bir çok ünlü yönetmen gibi babasının kamerasıyla işe başladı. 8 mm kamera ile 8 yaşında ''Tarantella'' adında bir kısa film çekti. 1998'de ilk uzun metraj filmi ''Following'' Nolan'ın bugünkü sinemasının işaretlerini görebileceğimiz bir filmdir. Çok düşük bir bütçeyle çektiği ve aile dostlarını oynattığı film, doğrusal zaman akışını kıran ve paralel kurgu ile birlikte, senaryosunu buna göre inşa eden bir temel yapı üzerine kurulmuştur. Nitekim ''Memento'' , ''The Prestige'' ve son filmi ''Inception'' da ''Following'' de görülen bu yapıdan izler bulmak mümkün.
İroniktir ki ''Following'' filminin bir sahnesinde kapının üzerindeki ''Batman'' işareti bir yandan Nolan'ın hayranlığını ortaya koyarken bir yandan da ''Batman'' serisine el atacağına dair bir kehanetti adeta. 2000 yılında vizyona giren ''Memento'' ise Christopher Nolan'ın en başarılı işlerinden biridir. Zamansal olarak geriden gelen kurgusuyla modern sinemaya bir bulmaca zevki katan Nolan kendisine azımsanmayacak derecede bir hayran kitlesi oluşturdu. 2002 yılında bir tekrar filmi olan ''Insomnia'' yı çekti. Pek fazla popüler olmayan film aslında psikolojik/gerilim türü açısından çok ta kötü sayılmazdı.
3 yıllık bir aradan sonra ''Batman Begins'' ile seriye kendi gerçekçi ve karanlık yorumunu katan Nolan büyük bir başarı yakalayarak Hollywood'un kaliteli ve başarılı yönetmenlerinden biri olarak anılmaya başlamıştı. 2006 yılında vizyona giren ''The Prestige'' filminde bir sihirbaz hikayesini anlatan Nolan gerçeklik,fedakarlık,intikam,hırs gibi kavramlara dokunarak filmin sıradan bir sihirbazlık filmi olmadığını açık açık söylüyordu bize. 2008 yılında Heath Ledger'ın gerçekten ölümsüzleşen performansıyla Batman serisinin ikinci filmi ''The Dark Knight'' ı çekti. Çok büyük başarı yakalayan Nolan ''Inception'' filmine kadar 1998 yılından beri tamamen kendi senaryosu olan bir film çekmemişti. 2010 yılına gelindiğinde ''Inception'' seyircilerle buluştu.
Öncelikle şunu belirtmek gerek The Prestige , Memento ve The Dark Knight'ta kardeşi Jonathan Nolan'la birlikte çalıştı. Senaryo'yu birlikte yazıyorlar ve diyaloglara genellikle Jonathan Nolan hakim oluyordu. Bu açıdan bakıldığında ''Memento'' , ''The Prestige'' , ''The Dark Knight'' 'ın diyalogları düşünüldüğünde Jonathan Nolan'ın filmlerde önemli bir katkıya sahip olduğunu söylemek mümkün. Jonathan'ın olmadığı Batman Begins ve Insomnia filmlerinin senaryo ve diyalog açısından biraz daha zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Evet, The Prestige kitaptan uyarlanmıştı , Insomnia yeniden çekimdi ama şu bir gerçekki Jonathan ve Christopher işbirliğinin ortaya çıkan eser açısından faydalı olduğu azımsanamaz bir durum.
''Inception'' filmindede böyle bir sorunla karşı karşıyayız aslında. Bir çok gazete ve dergide çıkan ''karışık film'' , ''anlaması zor'' gibi cümlelere katılmak mümkün değil. Filmin daha ilk sahnesinde filmin son sahnelerinden biriyle başlanıyor fakat o yaşlı adamın Saito olduğu bir sonraki görüntüde anlaşılıyor. İlk 20 dakikadaki şu replikler özellikle dikkatimi çekti. Cobb : - Rüyada birini tehdit edemezsin değil mi Mal ?, Mal : - Tehdidin ne olduğuna bağlı , öldürürsem uyanır fakat acı... acı zihindedir ,bir başka diyalog ; Saito : - Bu halının yün olduğu kesin ama şu anda polyester , yani kendi evimde halının üzerinde yatmıyorum hala rüyadayım, Saito : - Rüya içinde rüya Bay Cobb etkilendim, bunun gibi açık metinler filmin genelinde var aslına bakılırsa. Bu Jonathan Nolan'ın eksikliğimi yoksa Christopher Nolan'ın aşırı anlaşılma isteğimi bilinmez ama bu kadar özgün bir konusu olan bir film için pek uygun diyaloglar olduğu söylenemez. Memento gibi bir filme imza atmış olan Christopher Nolan'ın son filminde ticari kaygıyıda göz önünde bulundurmuş olma olasılığı yüksek gibi gözüküyor. Leonardo Di Caprio'nun oyunculuğu ve diğer oyunculuk performanslarından bahsetmek gerekirse. Heralde geçmişinde böyle bir vicdan azabı,acı ve sevgiyi bir arada taşıyan Cobb karakterinin içsel savaşını Leonardo Di Caprio gibi bir karakter oyuncusu ancak yansıtabilirdi. ''La Mome'' daki Edith Piaf performansıyla hayranlık yaratan Marion Cotillard ise Mal rolünde gayet iyi bir oyunculuk sergiliyor. Ken Watanebe,Cillian Murphy,Ellen Page,Joseph Gordon Levitt, kısa sürede olsa Michael Caine ve diğer oyuncular gayet iyi performanslar sergiliyorlar. Filmin bir çok farklı ülkede çekilmesi görüntü estetiği ve şöleni açısından filme özgünlük katıyor. Filmin diğer bir eleştirilcek yönü ise Saito ve Cobb karakterleri arasındaki ilişki ; film de Cobb karakteri ve ekibi ilk başta Saito'dan bir şeyler çalmaya çalışıyor , başarılı olamayan ekip daha sonra Saito için çalışıyor. Saito, Cobb'u ikna etmek için evine dönme sözü veriyor. Buraya kadar tamam fakat Saito'nun ekibe katılması ve birdenbire ekiple aralarındaki kankavari durumlar ve Cobb ile arasındaki genç-yaşlı-pişman adamlar ilişkisi biraz zorlama gibi duruyor. Sonunda Cobb'un Saito'yu kurtarma sebebi de bu ilişki olduğundan baştan sona senaryoda pek inandırıcı görünmeyen bir ilişki bağı ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak durum bu kadar mı olumsuz ? Tabi ki değil ama şimdiden bir çok insanın ''Inception'' ı bilimkurgu tarihine altın harflerle kazıması ve ayrıntılı bir değerlendirme yapılmadan ''Memento'' dan daha fazla ilgi görmesi biraz popülarite sinyalleri veriyor. Imdb'nin hemen 3.sıraya koyması gibi... Gerçi bu o sitede her zaman yapılan bir şey... ''Başlangıç'' filmi için özgün bir senaryosu ve başarılı bir kurgusu olan sürükleyici bir bilim-kurgu filmi diyebiliriz Fakat eksikleri yok mu? Elbette var. Her şeye rağmen çıtayı yüksek tutarak yorumu yapıyorum çünkü manipule eden bir çok klasik anlatı sinemasının yanında , Hollywood'da Christopher Nolan gibi birinin böyle modern anlatıyla filmler yapması bile sevindirici bir durum esasında. Çünkü insanların düşünmeye ihtiyacı var inanın!!!
Filmin işlediği konulara bakarsak bizi düşündürecek ve bize anlam katacak üç şeyden bahsedebiliriz. Birincisi gerçekliğin sorgulanması. Yaşadığımız dünya gerçek mi ? Bu sorgulamaya bakıldığında 1999 yılında bunun hakkında bir çok film görüyoruz ''Dark City'' , ''The Matrix'' , ''Existenz''. Hepsi de gerçekliği sorgulayan filmler olması açısından ''Inception'' ile ortak bir benzerliğe sahip. The Matrix'te telefon aracılığıyla girilen dünya, Existenz'da bir pod aracılığıyla girilen oyun dünyası ve Inception'da bir araç ile girilen rüya dünyası. Filmin sonunda dönen eşyanın düşüp düşmediğini bilmememiz de zaten gerçekliğin bir sorgulanışıydı esasında Nolan tarafından.
İkincisi fikir ekme kavramı. Çünkü filmde yapıldığı gibi yüzyıllardır insanlara fikir ekildiğini düşünürsek bu bilim-kurgusal durumun gerçeklik payı olduğunu söyleyebiliriz. Üçüncü ise bilinçaltı kavramı. Bu bilinmeyen kavramı işleyen Nolan bir bakıma şunu diyor aslında; geçmişimizdeki vicdani muhasebetlerle yüzleşmezsek hayatımıza sağlıklı bir şekilde devam etmek mümkün olmayabilir. Nitekim Cobb karakterinin yaptığı da yüzleşmek oldu. Inception ve Christopher Nolan sineması hakkında söyleyebileceğimiz en önemli noktalardan biri de paralel kurgu. Filmin son sekansındaki rüyalar arasında yapılan bu kurgu anlayışı Nolan'ın bir çok filminde göze çarparken bir sinema zevki yaşatıyor bizlere.
Son dönemde sinemalarda gerçekten zevk alabileceğimiz modern bir film olmadığını düşünürsek ve son yıllardaki özgün senaryo kıtlığınıda ele aldığımızda Christopher Nolan'ın yeni filmi ''Inception'' ı seyretmek bir ayrıcalık olabilir.
Hüseyin Şen
25 Ağustos 2010 Çarşamba
2 Ağustos 2010 Pazartesi
V for Vendetta Gerçeği...
Alan Moore'un 1982 yılında çıkan çizgi romanı V for Vendetta , 2005 yılında sinemaya uyarlandı. Çok popüler olan film büyük başarı sağladı ve kendisine bir hayran kitlesi yarattı. Buraya kadar bir sorun yok gibi gözüküyor fakat sorun filmin ilk dakikalarından itibaren başlamakta. Film ile ilgili ele alabileceğimiz ana problem ,çizgi romanı okuyanlar iyi bilir, anarşist ve modern bir çizgi romanın klasik anlatı biçimi ile sinemaya aktarılmasıdır. Eğer bir ihanetten bahsedecek olursak bu 5 Kasım ihaneti değil de bu durum olmalıdır.
Sizi düşünmeye iten , bütün yan karakterlerinin bile derinliği olan , bir dönem eleştirisine sahip ve sorgulayan, anarşist tabanlı bir eser var elimizde. Diğer yanda ise konu ve karakter bakımından değiştirilmiş , V karakteri ile özdeşleşebildiğiniz , pek düşünmeye fırsat vermeyen kurgusuyla , V kostümü giymek isteyip, duvarlara V çizmeyi istediğiniz bir film var. Tabii ki filmden çıkan bütün seyircilerin bu duygularla çıkacağını kesin olarak söyleyemeyiz ama genel olarak filmin yapısının bunlara riayet ettiğini kanıtlayabiliriz.
Film ve çizgi roman arasındaki bu dengesiz mevzuyu karşılaştırmalı olarak anlatmak durumu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Öncelikle çizgi romanda Evey Hammond karakterinin televizyon gibi bir yerde çalışmadığını ve fahişelik yapmak için o gece sokağa çıktığını belirtmekte fayda var.
Stephen Rea'nın oynadığı Dedektif Finch karakteri en baştan beri Sutler'ın beş adamı arasında iyi yüreklisi olanı olduğu çok belli. Oysa Finch karakteri gayet karmaşık olmakla birlikte hatta V'yi yakalamak için V'nin geçtiği korkusuzluk yolundan geçen bir adam. Dominic , Dascomb,Etheridge ,Heyer gibi adını bile hatırlamayacağınız kişilerin hayatları çizgi romanda o kadar önemli bir yer teşkil ediyor ki hatta karıları bile hikayede önemli yerlere sahip. Sutler'a gelince filmde tek düze kötü bir adam olduğu çok bariz olan bu karakter çizgi romanda ''Lider'' olarak geçerken aslında bir bilgisayar ile arasında karmaşık,egosal ve duygusal bir bağ vardır ve gücü elinde tutma arzusu ile savaşırken sevilme isteği ile de garip bir ilişki halindedir. Yani anlayacağınız hiç te öyle basit bir karakter değil. Filmde ki en büyük felaketlerden biri de Dietrich karakteridir. Öyle ki V Evey'i bir müddet dışarı salar ve bu sırada Evey , Gordon Dietrich adında biriyle tanışır ona aşık olur , onunla birlikte olur. Filmde ise bizim televizyon şovu sunan Gordon Dietrich'i hatırlayın. V, televizyonu ele geçirdiği zaman filmdeki gibi bir konuşma yapmaz bir buluşma ayarlamaz ve tam tersi insanlığa kızar ve hiç tepki göstermedikleri için suçu onlara atar suçu bireylere atar ve bütün dünya tarihini içine alan bir konuşma yapar.
David W. Griffith ile başlayan klasik anlatı sineması,bunun bir film olduğunu seyirci anlamamalı, özdeşleşme ve arınma ile 2 saat boyunca zor dünyalarından ayrılıp mutlu bir şekilde filmden çıkmalılar düşüncesi üzerine kuruludur. Bütün kamera hareketleri , kurgu , oyunculuk, star sistemi , karakterlerin ya iyi ya da kötü olması , senaryo bu düşünceye riayet eder. Modern anlatı bunları kırarak film ile aramızda bir mesafe oluşmasını ve düşünme zamanını bize verir. V For Vendetta filmine baktığımızda klasik anlatı düşünce yapısına uyan öğeler olduğunu görürüz. Özdeşleşebildiğiniz bir V karakteri , güzelliğiyle etkileyen Natalie Portman ,kamera hareketleri orada bir kamera olduğunu farkettirmeyecek yani bir film olduğunu unutturacak bir biçimde tasarlanmış, düşünmeye pek zaman vermeyen bir kurgu anlayışı , karakterlerin uç karakterler olması ya iyi ya kötü gibi... Tabii ki klasik anlatıyı ortadan kaldırmak veya bir şeyleri yasaklamak hiçbir zaman bir çözüm olamaz. Ne de olsa V for Vendetta gerçeğinin farkına varmak yine insanın kendi elinde çünkü eğer Wachowski kardeşler sen bu filmi yapamazsın dersek başta söylediğim ihaneti bizde yapmış oluruz.
Bunları bir araya getirdiğimizde bu maskenin altında bir kemik bir yüzden fazlası var diyen V'nin altında ezilen bir alt metin görüyoruz. Bu durumda Henry David Thoreau'dan bir alıntı yapmak uygun düşer : '' Bana aşk , para, inanç, şöhret ,adalet yerine gerçeği verin.''
V for Vendetta'dan(Çizgi Roman) bir kaç söz :
İnsanlığın var oluşundan beri bir avuç baskıcı , hayatlarımızın bizim yüklenmemiz gereken sorumluluğunu yüklenmeyi kabul ettiler.
Böyle yaparak , gücü ele geçirdiler. Hiçbir şey yapmayarak gücü verdik.
Hüseyin Şen
Sizi düşünmeye iten , bütün yan karakterlerinin bile derinliği olan , bir dönem eleştirisine sahip ve sorgulayan, anarşist tabanlı bir eser var elimizde. Diğer yanda ise konu ve karakter bakımından değiştirilmiş , V karakteri ile özdeşleşebildiğiniz , pek düşünmeye fırsat vermeyen kurgusuyla , V kostümü giymek isteyip, duvarlara V çizmeyi istediğiniz bir film var. Tabii ki filmden çıkan bütün seyircilerin bu duygularla çıkacağını kesin olarak söyleyemeyiz ama genel olarak filmin yapısının bunlara riayet ettiğini kanıtlayabiliriz.
Film ve çizgi roman arasındaki bu dengesiz mevzuyu karşılaştırmalı olarak anlatmak durumu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Öncelikle çizgi romanda Evey Hammond karakterinin televizyon gibi bir yerde çalışmadığını ve fahişelik yapmak için o gece sokağa çıktığını belirtmekte fayda var.
Stephen Rea'nın oynadığı Dedektif Finch karakteri en baştan beri Sutler'ın beş adamı arasında iyi yüreklisi olanı olduğu çok belli. Oysa Finch karakteri gayet karmaşık olmakla birlikte hatta V'yi yakalamak için V'nin geçtiği korkusuzluk yolundan geçen bir adam. Dominic , Dascomb,Etheridge ,Heyer gibi adını bile hatırlamayacağınız kişilerin hayatları çizgi romanda o kadar önemli bir yer teşkil ediyor ki hatta karıları bile hikayede önemli yerlere sahip. Sutler'a gelince filmde tek düze kötü bir adam olduğu çok bariz olan bu karakter çizgi romanda ''Lider'' olarak geçerken aslında bir bilgisayar ile arasında karmaşık,egosal ve duygusal bir bağ vardır ve gücü elinde tutma arzusu ile savaşırken sevilme isteği ile de garip bir ilişki halindedir. Yani anlayacağınız hiç te öyle basit bir karakter değil. Filmde ki en büyük felaketlerden biri de Dietrich karakteridir. Öyle ki V Evey'i bir müddet dışarı salar ve bu sırada Evey , Gordon Dietrich adında biriyle tanışır ona aşık olur , onunla birlikte olur. Filmde ise bizim televizyon şovu sunan Gordon Dietrich'i hatırlayın. V, televizyonu ele geçirdiği zaman filmdeki gibi bir konuşma yapmaz bir buluşma ayarlamaz ve tam tersi insanlığa kızar ve hiç tepki göstermedikleri için suçu onlara atar suçu bireylere atar ve bütün dünya tarihini içine alan bir konuşma yapar.
David W. Griffith ile başlayan klasik anlatı sineması,bunun bir film olduğunu seyirci anlamamalı, özdeşleşme ve arınma ile 2 saat boyunca zor dünyalarından ayrılıp mutlu bir şekilde filmden çıkmalılar düşüncesi üzerine kuruludur. Bütün kamera hareketleri , kurgu , oyunculuk, star sistemi , karakterlerin ya iyi ya da kötü olması , senaryo bu düşünceye riayet eder. Modern anlatı bunları kırarak film ile aramızda bir mesafe oluşmasını ve düşünme zamanını bize verir. V For Vendetta filmine baktığımızda klasik anlatı düşünce yapısına uyan öğeler olduğunu görürüz. Özdeşleşebildiğiniz bir V karakteri , güzelliğiyle etkileyen Natalie Portman ,kamera hareketleri orada bir kamera olduğunu farkettirmeyecek yani bir film olduğunu unutturacak bir biçimde tasarlanmış, düşünmeye pek zaman vermeyen bir kurgu anlayışı , karakterlerin uç karakterler olması ya iyi ya kötü gibi... Tabii ki klasik anlatıyı ortadan kaldırmak veya bir şeyleri yasaklamak hiçbir zaman bir çözüm olamaz. Ne de olsa V for Vendetta gerçeğinin farkına varmak yine insanın kendi elinde çünkü eğer Wachowski kardeşler sen bu filmi yapamazsın dersek başta söylediğim ihaneti bizde yapmış oluruz.
Bunları bir araya getirdiğimizde bu maskenin altında bir kemik bir yüzden fazlası var diyen V'nin altında ezilen bir alt metin görüyoruz. Bu durumda Henry David Thoreau'dan bir alıntı yapmak uygun düşer : '' Bana aşk , para, inanç, şöhret ,adalet yerine gerçeği verin.''
V for Vendetta'dan(Çizgi Roman) bir kaç söz :
İnsanlığın var oluşundan beri bir avuç baskıcı , hayatlarımızın bizim yüklenmemiz gereken sorumluluğunu yüklenmeyi kabul ettiler.
Böyle yaparak , gücü ele geçirdiler. Hiçbir şey yapmayarak gücü verdik.
Hüseyin Şen
Etiketler:
Alan Moore,
Hüseyin Şen,
V,
V for Vendetta,
Vendetta
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

.jpg)




