3 Mayıs 2012 Perşembe

Büyük Mavi


Luc Besson’un üçüncü uzun metraj filmi ‘’Le Grend Bleu’’. Film dört karakter arasında geçiyor. Enzo Molinari (Jean Reno) , Jacques Mayol (Jean Marc-Barr), Johana Baker (Rosanna Arquette) ve ‘’Büyük Mavi’’. Enzo ve Jacques arasındaki çocukluklarından başlayan ilişkinin aracısı, aynı zamanda onlarında tutkusu olan deniz ve denize dalmak oluyor. Öyle ki 20 yıl sonra Enzo, Jacques’ı bulduğunda onu serbest dalış dünya şampiyonasına davet ediyor.


Filmin en etkileyici yanı yaratılan atmosfer... Filmin giriş sahnesini hatırlayalım. Denizin üstünde ilerleyen bir görüntüyle başlıyor film. Bizi daha başlangıçtan itibaren denizle buluşturuyor, içinde olmamızı istiyor. Bizi ‘’Büyük Mavi’’ ile tanıştırıyor.  Bu görüntü ile birlikte filmin ana tema müziği de filmdeki atmosferin kurulumu açısından önemli. Eric Serra'nın müzikleri bir nevi yunus veya balina sesi gibi sesler içeriyor ve hem karakterlerin suya olan tutkusuyla, bizim denizle olan bütünleşmemizle örtüşüyor. Yazı karakterinin renk tonu bile filmin tonunu yansıtıyor. Çok karanlık değil, açık bir mavi huzurlu ama derin. Balıkgözü objektifin kullanımı bir diğer önemli yapı taşı film için. Çünkü özellikle Jacques neredeyse bir balıktır. Johana’ya cüzdanını gösterirken aile fotoğrafı olarak yunusu gösterir. Enzo da, Jacques ta karada nefes alamazlar, suya ihtiyaçları vardır. Filmin daha başında hüzünlü bir olay gerçekleşir. Jacques’ın babası ölür fakat filmin genel atmosferinde hafif gülümseten bir yan olduğunu söyleyebiliriz. Enzo Molinari karakterinin İtalyan olması, Sicilyalı aile yapısı, annesinden korkması gibi unsurlar mizahi yönü destekliyor. Balıkgözü objektifi, müzikler, deniz ve aşk… Oluşturulan bu egzotik atmosfer sanki filmi yüzeysel bir moda sokuyor gibi ama hayır. İki arkadaşın aralarındaki rekabet ve dostluk ilişkisinin dengesi ve güzelliği bir yandan bize romantik bir umut veriyor. Deniz ile olan bağları , ‘’Büyük Mavi’’ ye olan tutkuları da hayata ve hayatla ilgili bir şeye doyasıya bağlanmayı düşündürtüyor. Daha da doğru olarak hissettiriyor.


Johana ve Jacques birlikte olsalar da, Jacques adeta başka bir dünyadan olduğu için Johana’nın varlığını bir türlü göremiyor. Özellikle yaşadıkları bir diyalog bazı şeyleri anlatır gibi: Johana: Ne hissediyorsun daldığında? Jacques: Düşmeden kaymak gibi bir his. Jacques: En zoru dibe geldiğinde. Johana: Neden? Jacques: Yukarı dönmek için iyi bir sebep bulman gerekiyor. Bu sırada Enzo ve Jacques yarışmadan yarışmaya gidiyorlar. Enzo rekoru kırıyor. Jacques her seferinden ondan daha iyi bir derece yapıyor. Sonunda Jacques 120 metre yaptığında bunu geçmek bir intihar halini alıyor. Enzo ise suya dalıyor. Çıktığında ise Jacques’ın kollarında can veriyor. Haklıymışsın aşağısı daha güzelmiş diyor Enzo. Beni oraya götür diyor. İşte o zaman anlıyoruz gerçekten suda nefes aldıklarını. Suda yaşam bulduklarını… Enzo’nun ölümünün ardından Jacques dayanamıyor ve görmek istiyor büyük mavinin derinliklerini. Film öyle derin felsefelere gebe olmasa da ‘’Büyük Mavi’’ nin derinliği bizi Jack London vari bir romantizmin içine sürüklüyor. Tutkuyla bağlanmış yaşamlar şu soruları sormaya yetiyor. Gerçekten yaşıyor muyuz? Doyasıya? Tutkuyla? Coşkuyla?


18 Şubat 2012 Cumartesi

Jodaeiye Nader az Simin, A Seperation , Bir Ayrılık...


Beni gerçekliğiyle bu kadar etkileyen az film vardır. Bu filmlerden biri yakın zamanda seyrettiğim , Dardenne Kardeşlerin ‘’Bisikletli Çocuk’’ filmiydi. Asghar Farhadi’nin ‘’Bir Ayrılık’’ filmi ben de aynı etkiyi yarattı. Ama farklı bir boyutta... Bisikletli Çocuk filminde çocuk karakter o kadar hayatın kendisi ve çok boyutluydu ki sanki paralel bir evrendeki yaşananları seyrediyordum. Fakat daha çok çocuğa odaklı bir şekilde… Bu filmde ise İran’da yaşayan bir aileyi izlenimliyoruz. Kamera sürekli aileyi gözlemler bir halde onların etrafında dolanıyor. Onları çevreliyor, gözlüyor, gösteriyor. Bir boşanma süreci, ergenliğe girmiş bir kız çocuk ve alzheimer olmuş bir dedenin çevresinde dönen hayatları zor bir dönemdedir. Nader’in başını belaya sokan olay, İran’daki din, hukuk, insaniyet çizgisinin sınırlarında dolaşır.


Filmi neredeyse soluksuz bir şekilde seyrettim. Bunun en büyük sebeplerinden biri şuydu. Artık Hollywood’da yapılan yalancı dramlardan, duygu manipülasyonlarından o kadar çok sıkılmıştım ki… Gerçeklik kavramının içinden İran’a doğru açılan bir kurt deliği görmek beni heyecanlandırdı.Bu yapıyı destekleyici bir şekilde doğal ışık kullanılmış ve filmin sonu hariç hiç müzik kullanılmamış ki izlenimlediğimiz ailenin, yaşadıklarının ne kadar dramatik tarafları olduğunu gördüğüm zaman bu unsurun önemini farkettim. Nader’in babasını yıkarken ağladığı sahnede özellikle müzik duymamak çok önemliydi.


 Tamamen görüntüye, yaşananlara, karakterlere odaklanmak… Aslında kamera açılarına ve hareketlerine baktığımızda pek kameranın varlığını bize hissettirecek özel şeyler yoktu ama asıl olay filminin bütününe baktığımızda şu şekilde açığa çıkıyor. Yaratılan sadelik ve gerçeklik ortamı bizi içine alıyor ve kamera hareketlerinin sadece izlenimsel, aileyi gösteren şekli yeterli oluyor amacına uyuyor. Bizi aile bireyleri ile birer birer yarı-özdeş duruma sokarken bir yandan düşünmeye sevk ediyor. Karakterlerdeki içe atılan , bastırılan duygular ve düşünceler din, adalet , aile iletişimi kavramlarıyla sarmal oluşturarak gerçekçi boyutları katman katman oluşturuyor. İran sinemasının içinden çıkması açısından ve son yıllarda yaşanan senaryo kıtlığını da düşündüğümüzde ‘’Bir Ayrılık’’ sinemaseverler için dolu bir seyir vaat ediyor.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Garip bir huzur...

Alexander Payne ismi Election filmi ile hafızalarımıza kazındı. About Schmidt ve Sideways filmleriyle birlikte takip edilmesi gereken yönetmenler listesine eklendi. Alexander Payne sinemasının en özel yanı oluşturduğu atmosfer ve karakterler ışığında komedi ve drama unsurlarının çok iyi kaynaştığı bir ironi ortaya çıkarmasıdır. Bu da hayatın ne kadar karmaşık olduğununu gözler önüne serer. Bizim bu karmaşıklıkla bir bağ kurmamızı sağlar. Bu ironi Wes Anderson ya da Noah Baumbach gibi yönetmenlerdede mevcuttur. Fakat onlarda daha karikatürize bir dünya ve karakterler mevcut. Kalabalık bir aile, garip insanlar , söylenmeyen hisler , içe atılan düşünceler… Sonunda yavaş yavaş çözülen garip bir düğüm. The Life Aquatic with Steve Zissou ve The Royal Tenenbaums filmlerine baktığımızda bu öğeleri görebiliriz.


The Descendants , soyundan gelenler anlamına gelir. Filmde de nitekim başkarakterimiz Matt King’in soyu bize tanıtılır ve bu soy filmin önemli yapı taşlarından biridir. Filmin bir diğer önemli yapı taşı Hawaii’dir. Filmin dramatik yapısı ile zıtlık oluşturan bir mekân seçimi bahsettiğim ironiyi yaratmada önemli bir unsur teşkil eder. Rengârenk çiçekler, doğa ile iç içe evler, deniz, kısacası cennet gibi bir mekân görürüz. Bu mekân içimizi ısıtır fakat takip ettiğimiz Matt King büyük bir acı içindedir. Karısı geçirdiği kaza yüzünden komadadır. Bir yandan kızlarıyla bu durumu atlatmaya çalışır. Bir yandan karısının onu aldattığı gerçeğiyle savaşırken aynı anda ailesine kalan arsanın akıbeti onun ellerindedir. Filmin kurgusunun ve sinematografik öğelerinin pek öne çıktığını söyleyemeyiz. Alexander Payne de bu özellikleriyle tanınan bir yönetmen değil esasında. Bu yönetmenin eleştirilebilecek yönlerinden biri. Atmosfer oluşumu ve karakterlerin içsel dünyasındaki karışıklık yönetmenin sinemasının ana özellikleri olarak söylenebilir. Bu atmosfer oluşumundan bahsedecek olursak. Daha jenerikte renkleri sürekli değişen ve Hawaii’nin cennetvari havasını temsil eden çiçeklerin bulunduğu bir arka plan görürüz. Bu arka plan bile Payne’in sinemasındaki ironiyi temsil eder. Değişen renkler , değişen duyguların , değişen hayatın , karmaşıklığın bir ifadesidir. Aynı zamanda dingin ve huzur veren bir yönde vardır. Zaten Payne’in farkı bu oranda ortaya çıkar. Garip bir huzur sezinlersiniz.  Sideways ve About Schmidt’e baktığımızda da böyle bir dinginlik söz konusudur. Bu dinginlik içinde yatan acılar ,sorunlar , bastırılmış duygular, geçmişte yatan sırlar vardır. Yavaş yavaş film ilerledikçe hepsi su yüzüne çıkar.  The Descendants filminde de bu dinginlik, mekân ve oluşturulan atmosferle birlikte bizi karşılar. Hawaii müziklerinin seçimi bu sıcak atmosferin desteklenmesinde etkilidir. Film ilerledikçe karısının Matt’i aldattığı sırrı ortaya çıkar. Matt ve büyük kızı karısının onu aldattığı kişiyi bulmaya çalışırlar. Bu değişimle birlikte aile birbirine bağlanır. Matt King arsanın satışını reddeder. Çünkü filmin adında olduğu gibi soydan gelenler önemlidir. Anneleriyle birlikte o arsada kamp yapmışlardır. Bir tarih , bir duygu , bir anı , bir geçmiş, bir ruh yatar o topraklarda. Bu arsayı satmak bunların hepsini satmak demektir. Filmin son karesinde aile bir kanepede toplanmış televizyon izlerler. Jenerikte olduğu gibi filmin son karesinde de Alexander Payne’in sinemasının ana hatlarını görmek mümkün. Aile birliktedir , bir huzur söz konusudur karede ama yüzler pek gülmez. Yaşanılan acılar , sorunlar , her şey içindedir bu huzurun. 

31 Ocak 2012 Salı

Bok Yuvasında Mona Lisa Gülümsemeleri

                                            
In Bruges , kiralık katil olgusuna farklı bir pencereden bakan özgün bir film. 2008 yılında vizyona giren filmin yönetmeni Martin McDonagh. İrlandalı bir oyun yazarı olan Martin’in ilk uzun metraj denemesi. Filmi ‘’In Bruges’’ adlı oyunundan sinemaya uyarlayan yönetmen kara mizah türünde oldukça başarılı bir yapıma imza atıyor. Martin McDonagh’ın sinemaya ilk adımı ‘’Six Shooter’’ adlı kısa filmle oldu. Bu filmle en iyi kısa film dalında Oscar kazanan yönetmen,  In Bruges’da olduğu gibi aktör Brendan Gleeson ile çalışmış.


In Bruges filmini orijinal bir film yapan en önemli unsurlardan biri oluşturduğu karakterler. Ray (Colin Farrell) ve Ken (Brendan Gleeson)’in kişiliklerine baktığımızda birbirine zıt ama anlaşmaya çalışan iki kişi görüyoruz. Ken , şehri gezip bu orta çağdan kalma binaları görmek isterken Ray ise her seferinde mızmızlanıp,  bara gidip bira içmek istiyor. İki kiralık katilden bahsediyoruz bu arada. Londra’da bitirilmiş bir işin ardından Harry Waters (Ralph Fiennes)’ın talimatlarıyla Bruges şehrine saklanmak için gelen Ray ve Ken aslında işin çok daha farklı olduğunu anlıyorlar. Ray, Londra’daki ilk işinde bir papazı öldürürken yanlışlıkla bir çocuğu öldürür. Harry Waters da Ray’i öldürmesi için Ken’i görevlendirir. Bunun için onları Bruges’a yollar. Çünkü Bruges çok güzel bir şehirdir ve ölmeden önce Ray’in görmesi gerektiğini düşünür. Ray bu vicdan azabıyla yaşamaya çalışırken Ken ile birlikte şehri gezerler.


Ray : - Bruges tam bir bok yuvası. Ken : - Bruges bir bok yuvası falan değil. Ray : - Bruges bir bok yuvası. Ken : - Ray, lanet olası trenden daha yeni indik. Bruges’u görene kadar yargılamaktan vazgeçebilir misin? Ray : - Bok yuvası olacağını biliyorum. İşte bu bok yuvası Hieronymus Bosch’un ‘’Son Kıyamet’’ tablosundaki araftır. Ray ve Ken’in resim sergisine gittikleri sahnede bu tabloya bakarlarken aralarındaki diyalog şudur; Ray : - Şurası neresi ? Ken : - Orası araf , arada kalmış bir yer. Şehir filmde sadece bir mekân değil bir kişilik haline geliyor bir karaktere bürünüyor.  Ray’in vicdanıyla yüzleştiği, Ken’in Ray’i öldürmekle öldürmemek arasında kalıp ‘’ bu çoçuk yaşamalı’’ dediği, Harry’nin onur meselesini çözdüğü ve ölümün var olduğu bir yer Bruges.  Ray’in dediği gibi belki de cehennem burasıdır. Ray, bir film setine rastlar ve orada Chloe adında bir kızla tanışır. Onunla bir buluşma ayarlar. Bu filmde bir cüce oynamaktadır ve Ray’in ilgisini çeker bu cüce. Chloe, filmin Nicholas Roeg’in Don’t Look Now filmine bir hürmet olduğunu söyler. Don’t Look Now filminde çocuklarını kaybetmelerinin ardından Viyana’ya taşınan karı ve kocanın bir medyumla tanışması ardından yaşadığı garip olaylar anlatılıyor. Bu filmde çiftin medyum aracılığıyla, yaşadıkları acıyı sorgulamaya başladıkları görülüyor. Sonunda katil bir cüce kocayı öldürüyor. Bruges şehrinin diğer adının Kuzeyin Venediği olduğunu düşündüğümüzde In Bruges ve Don’t Look Now filmleri arasında ironik bir bağ olduğunu görüyoruz.


Yönetmen filmde küçük dokunuşlarla önemli noktalara değiniyor. Amerikalı ailenin kuleye çıktıkları sahnede Ray ve Ken ile yaşadıkları diyaloglarla Amerikan fast-food kültürünün getirdiği obezite sorununa keyifli bir gönderme yapıyor. İki kiralık katil, bir cüce, iki fahişe, uyuşturucu ve otel odası… Bu ilginç birleşimin sohbet odağı siyahlar ve beyazlar arasında bir savaş çıkacağıdır. Bunu söyleyen cücedir ve Ray ülke isimlerini saymaya başlar ve hangi tarafta olacaklarını sorar. Kafayı bulmuş insanların bu küçük sohbeti kara komedi türünde bir filmin ırkçılık konusuna değineceği zaman neler olabileceğini gösteriyor.
Oyunculuklara baktığımızda Colin Farrell , Brendan Gleeson ve Ralph Fiennes isimlerini görüyoruz ki hepsinin kalburun çok üstünde aktörler olduğunu söyleyebiliriz. Filmde de çok başarılı performanslar sergiliyorlar. Filmdeki bir diğer önemli olgu kiralık katillere olan bakış açımız. Yıllarca Hollywood’un yaptığı kötü karakterleri iyi gösterme politikası, hırsızları, katilleri neredeyse sevmemizi sağladı. Peki, In Bruges filmi de aynı ahlaki sorunsalı taşıyor mu? Öncelikle söyleyebiliriz ki kesinlikle kiralık katilleri melekmiş gibi gösterme amacında değil. Filmde Ray’in çektiği vicdan azabı, Ken’in verdiği karar ve Harry’nin karakterine baktığımızda aslında hiç de iyi durumda olmadıklarını ve hepsinin sonunun ölüm olduğunu görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında ne kadar savaşma açısından onurlu katiller olsa da, filmin bu ahlaki sorunsalda Hollywood gibi bir tavır sergilemediğini söylemek mümkün.
Filmin müziklerine değinmeden geçmemek gerek çünkü Coen kardeşlerin artık üçüncü bir üyesi olan müzisyen Carter Burwell’ın notalarını dinliyoruz filmde. Bütün bu karanlık peri masalı hikâyesinin içine işleyen müzik, filmin ruhunun oluşmasına katkıda bulunuyor. Filmle bütünleşiyor.
Yuri ile yapılan girinti muhabbeti, Harry’nin küfürlü mektubu, restoranda ki sigara muhabbeti, yanlışlıkla cüceyi öldüren Harry’nin prensiplerine uyup kendisini öldürmesi…  Bütün bu öğelere baktığımızda In Bruges filmini özgün yapan kara-mizah noktalarını bulup birleştirmek ve bunun tadına varmak bir sinema seyircisi olarak büyük bir zevk.
Filmin birçok karesi yüzünüzde garip bir gülümseme oluşturuyor. Ken’in eski hastane binasından bahsederken Ray’in yüz ifadesini seyrederken bizim yüzümüzde oluşan gülümseme gibi. Bu gülüsemeyi Ray’in araf tanımıyla açıklamak en doğrusu. Ray : - Çok boktan değilsin ama çok iyi de değilsin.