31 Ocak 2012 Salı

Bok Yuvasında Mona Lisa Gülümsemeleri

                                            
In Bruges , kiralık katil olgusuna farklı bir pencereden bakan özgün bir film. 2008 yılında vizyona giren filmin yönetmeni Martin McDonagh. İrlandalı bir oyun yazarı olan Martin’in ilk uzun metraj denemesi. Filmi ‘’In Bruges’’ adlı oyunundan sinemaya uyarlayan yönetmen kara mizah türünde oldukça başarılı bir yapıma imza atıyor. Martin McDonagh’ın sinemaya ilk adımı ‘’Six Shooter’’ adlı kısa filmle oldu. Bu filmle en iyi kısa film dalında Oscar kazanan yönetmen,  In Bruges’da olduğu gibi aktör Brendan Gleeson ile çalışmış.


In Bruges filmini orijinal bir film yapan en önemli unsurlardan biri oluşturduğu karakterler. Ray (Colin Farrell) ve Ken (Brendan Gleeson)’in kişiliklerine baktığımızda birbirine zıt ama anlaşmaya çalışan iki kişi görüyoruz. Ken , şehri gezip bu orta çağdan kalma binaları görmek isterken Ray ise her seferinde mızmızlanıp,  bara gidip bira içmek istiyor. İki kiralık katilden bahsediyoruz bu arada. Londra’da bitirilmiş bir işin ardından Harry Waters (Ralph Fiennes)’ın talimatlarıyla Bruges şehrine saklanmak için gelen Ray ve Ken aslında işin çok daha farklı olduğunu anlıyorlar. Ray, Londra’daki ilk işinde bir papazı öldürürken yanlışlıkla bir çocuğu öldürür. Harry Waters da Ray’i öldürmesi için Ken’i görevlendirir. Bunun için onları Bruges’a yollar. Çünkü Bruges çok güzel bir şehirdir ve ölmeden önce Ray’in görmesi gerektiğini düşünür. Ray bu vicdan azabıyla yaşamaya çalışırken Ken ile birlikte şehri gezerler.


Ray : - Bruges tam bir bok yuvası. Ken : - Bruges bir bok yuvası falan değil. Ray : - Bruges bir bok yuvası. Ken : - Ray, lanet olası trenden daha yeni indik. Bruges’u görene kadar yargılamaktan vazgeçebilir misin? Ray : - Bok yuvası olacağını biliyorum. İşte bu bok yuvası Hieronymus Bosch’un ‘’Son Kıyamet’’ tablosundaki araftır. Ray ve Ken’in resim sergisine gittikleri sahnede bu tabloya bakarlarken aralarındaki diyalog şudur; Ray : - Şurası neresi ? Ken : - Orası araf , arada kalmış bir yer. Şehir filmde sadece bir mekân değil bir kişilik haline geliyor bir karaktere bürünüyor.  Ray’in vicdanıyla yüzleştiği, Ken’in Ray’i öldürmekle öldürmemek arasında kalıp ‘’ bu çoçuk yaşamalı’’ dediği, Harry’nin onur meselesini çözdüğü ve ölümün var olduğu bir yer Bruges.  Ray’in dediği gibi belki de cehennem burasıdır. Ray, bir film setine rastlar ve orada Chloe adında bir kızla tanışır. Onunla bir buluşma ayarlar. Bu filmde bir cüce oynamaktadır ve Ray’in ilgisini çeker bu cüce. Chloe, filmin Nicholas Roeg’in Don’t Look Now filmine bir hürmet olduğunu söyler. Don’t Look Now filminde çocuklarını kaybetmelerinin ardından Viyana’ya taşınan karı ve kocanın bir medyumla tanışması ardından yaşadığı garip olaylar anlatılıyor. Bu filmde çiftin medyum aracılığıyla, yaşadıkları acıyı sorgulamaya başladıkları görülüyor. Sonunda katil bir cüce kocayı öldürüyor. Bruges şehrinin diğer adının Kuzeyin Venediği olduğunu düşündüğümüzde In Bruges ve Don’t Look Now filmleri arasında ironik bir bağ olduğunu görüyoruz.


Yönetmen filmde küçük dokunuşlarla önemli noktalara değiniyor. Amerikalı ailenin kuleye çıktıkları sahnede Ray ve Ken ile yaşadıkları diyaloglarla Amerikan fast-food kültürünün getirdiği obezite sorununa keyifli bir gönderme yapıyor. İki kiralık katil, bir cüce, iki fahişe, uyuşturucu ve otel odası… Bu ilginç birleşimin sohbet odağı siyahlar ve beyazlar arasında bir savaş çıkacağıdır. Bunu söyleyen cücedir ve Ray ülke isimlerini saymaya başlar ve hangi tarafta olacaklarını sorar. Kafayı bulmuş insanların bu küçük sohbeti kara komedi türünde bir filmin ırkçılık konusuna değineceği zaman neler olabileceğini gösteriyor.
Oyunculuklara baktığımızda Colin Farrell , Brendan Gleeson ve Ralph Fiennes isimlerini görüyoruz ki hepsinin kalburun çok üstünde aktörler olduğunu söyleyebiliriz. Filmde de çok başarılı performanslar sergiliyorlar. Filmdeki bir diğer önemli olgu kiralık katillere olan bakış açımız. Yıllarca Hollywood’un yaptığı kötü karakterleri iyi gösterme politikası, hırsızları, katilleri neredeyse sevmemizi sağladı. Peki, In Bruges filmi de aynı ahlaki sorunsalı taşıyor mu? Öncelikle söyleyebiliriz ki kesinlikle kiralık katilleri melekmiş gibi gösterme amacında değil. Filmde Ray’in çektiği vicdan azabı, Ken’in verdiği karar ve Harry’nin karakterine baktığımızda aslında hiç de iyi durumda olmadıklarını ve hepsinin sonunun ölüm olduğunu görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında ne kadar savaşma açısından onurlu katiller olsa da, filmin bu ahlaki sorunsalda Hollywood gibi bir tavır sergilemediğini söylemek mümkün.
Filmin müziklerine değinmeden geçmemek gerek çünkü Coen kardeşlerin artık üçüncü bir üyesi olan müzisyen Carter Burwell’ın notalarını dinliyoruz filmde. Bütün bu karanlık peri masalı hikâyesinin içine işleyen müzik, filmin ruhunun oluşmasına katkıda bulunuyor. Filmle bütünleşiyor.
Yuri ile yapılan girinti muhabbeti, Harry’nin küfürlü mektubu, restoranda ki sigara muhabbeti, yanlışlıkla cüceyi öldüren Harry’nin prensiplerine uyup kendisini öldürmesi…  Bütün bu öğelere baktığımızda In Bruges filmini özgün yapan kara-mizah noktalarını bulup birleştirmek ve bunun tadına varmak bir sinema seyircisi olarak büyük bir zevk.
Filmin birçok karesi yüzünüzde garip bir gülümseme oluşturuyor. Ken’in eski hastane binasından bahsederken Ray’in yüz ifadesini seyrederken bizim yüzümüzde oluşan gülümseme gibi. Bu gülüsemeyi Ray’in araf tanımıyla açıklamak en doğrusu. Ray : - Çok boktan değilsin ama çok iyi de değilsin.